Salvador Dali Kimdir?

Sanat akımları içerisinde sürrealizm her zaman ilgi çekici olmuştur. Salvador Dali, sürrrealizmin en önemli temsilcilerinden biridir ve resimlerinde üstün soyutlama yeteneğini belli eder. Salvador Dali’nin yaşamına göz atmaya ne dersiniz?

Tam ismi Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí Domenech olan Salvador Dali, İspanyol asıllı bir ressamdır. Eserleri gerçeküstü öğeler barındırır. Tuhaf ve çarpıcı tarzıyla bilinir. En çok bilinen eseri Belleğin Azmi, 1931’de tamamlanmıştır.

1904 yılında Katalonya bölgesinde doğdu. Bir rivayete göre soyu 8. yüzyılda İspanya’yı fetheden Mağribiler’e dayanır. Kendi iddiası da budur ve bu yüzden süslü ve cafcaflı olan her şeye ilgi duyduğunu belirtmiştir. Dali ayrıca, lüks hayata ve doğu kıyafetlerine düşkünlüğü ile de bilinirdi. Bunu kabullenmiş gözükür ve Arap kökenli oluşun bağlar. Kısacası Salvador Dali, sadece eserleriyle tanınan bir ressam olmamıştır.

Farklı Akımlardan Etkilendi

1914 yılında, annesinin desteğiyle özel bir resim okuluna yazıldı. 1919’da Figueres Belediye Tiyatrosu’nda, sanat yaşamının ilk sergisini açtı. 1921’de ise çok sevdiği annesini meme kanseri nedeniyle yitirdi. Aynı yıl San Fernando Güzel Sanatlar Akademisi’ni kazandı. Bu nedenle Madrid’e yerleşti. Annesi ölünce, babası annesinin kardeşi ile evlendi. Bu dönemlerde, yeni yeni yayılmaya başlayan Kubizm ve Dadaizm akımlarından etkilendi ve eserlerine yansıttı. Sanat yaşamının bu ilk yıllarında bile isminden söz ettirmeyi başardı.

1923 yılında, okuldaki öğretmenlerine yeterince saygı göstermediği gerekçesiyle akademiden uzaklaştırıldı. Aynı yıl, ülkede yükselmekte olan anarşist hareketlere katılmak suçundan tutuklandı. Ancak kısa süre sonra serbest bırakıldı ve sanatına devam etti. Daha 21 yaşındayken ilk kişisel sergisini açtı. Kız kardeşi Anna Maria ile Paris’e gitti ve burada Kübizm akımının öncü isimlerinden Pablo Picasso ile tanıştı. Sonraki yıllarda ortaya koyduğu eserlerinde, Picasso’nun etkisi anlaşılıyordu.

 

İspanya’ya döndükten sonra, sanatta modernizmi ve gelecekçilik akımını savunduğu “Sarı Manifesto” adlı bir eser yayınladı. 1929 yılında yurt arkadaşlarından Luis Bunuel ile beraber “Bir Endülüs Köpeği” adlı ilk sinema filmini yaptılar. Bu kısa film sayesinde gerçeküstü sanat akımı savunucuları tarafından iyiden iyiye takip edilmeye başlandı. Aynı yıl, gerçeküstü akımının öncülerinden Paul Eluar ile tanıştı.

Tahmin Edilemez ve Öngörülemez Bir Sanatçı

1931 yılında iki eser yayınladı. İlk eseri Aşk ve bellek, ikinci eseri Belleğin Azmi’ydi. İkinci eseri günümüzde her kesimden insan tarafından bilinmektedir ve genel olarak eriyen saatler olarak isimlendirildi. Bu eser, durdurulamayan ve geri alınamayan zamana karşı bir isyan olarak anlamlandırıldı. Ancak Salvador Dali, esere çok daha basit bir yaklaşımla yaklaşılması gerektiğinden söz etti. Yaptığı bir açıklamada, bu eserini ağustos sıcağında eriyen peynirden ilham alarak yaptığını belirtti.

1931 yılından itibaren babasıyla ilişkisini kopardı. Bunun üzerine ünlü “Guillaume Tell Muamması” eserini yarattı. 1934 yılında Gala isimli kadınla evlendi ve aynı yıl New York’ta bir sergi açtı. Avrupa dışında açtığı bu ilk sergi ününe ün kattı. 1936 yılında Londra Uluslararası Sürrealist Sergisi’ne konuşmacı olarak katıldı. Bu davete bir dalgıç kostümüyle katılması ile farklılığını ortaya koydu ve isminden daha fazla söz edilmesini sağladı.

O yıllarda Holywood’daki ünlü bazı işlere imza atan Marx Kardeşler ile tanıştı ve onlarla bir komedi filmi senaryosunu yazdı. 1937’de Sigmund Freud ile tanışma fırsatı buldu. Tüm gerçeküstü sanatçıların ilgi odağı olan Freud, Dali’nin de yakından takip ettiği bir yazardı.

Faşist Rejimi Destekledi

O yıllarda İspanya’da siyasal durum çok karışıktı. Yıllar süren politik mücadele sonucunda iktidar faşist rejimde kaldı. Dali ise bu faşist rejimden yana tutum aldı ve onları destekledi. Bu desteği, birçok sanatçı tarafından büyük eleştiri aldı. Tuhaf kişiliği ve sıra dışı giyimiyle aykırı bulunan Dali, böylelikle snat camiasından dışlandı. Sonraki yıllarda kendisine, Andre Breton tarafından “Dolar Oburu” lakabı takıldı. Dali bu eleştiriye “Sürrealizm Benim!” diyerek cevap verdi.

1940 yılında II. Dünya Savaşı başladı. Dali, eşi Gala ile birlikte Amerika’ya taşındı ve burada 9 yıl kaldılar. Bu dönemde, Salvador Destino ve Speelbound filmlerinin yapımında yer aldı. Savaşın sona ermesinin ardından Katolonya’ya tekrar döndüler. Faşist rejiminin iktidarda olduğu ülkeye yerleştiler ve sol görüşlü sürrealistler tarafından eleştiriler devam etti.

Eşinin Ölümünden Sonra Hayatı Anlamsızlaştı

Çok sevdiği eşi Gala’yı 10 Haziran 1982’de kaybetmesiyle hayatın anlamını yitirdiğini düşündü. Eşinin defnedildiği Pudor Kalesine yerleşti ve yaşamını burada sürdürmeye karar verdi. Eskisi gibi cafcaflı bir yaşam yerine oldukça sade bir hayatı tercih etmeye başladı. Aynı yıl içerisinde İspanya Kralı tarafından Pudor Markisi ilan edildi. Dali de bu ünvana karşılık olarak, “Avrupa’nın Başı” adlı resmini krala hediye etti. Sonraki yıllarda, hayatının son eseri olan “Serçenin Kuyruğu” isimli eserini resmetti. Kalede yangın çıkmasıyla bacağından yaralandı, bir süre sonra 23 Ocak 1989 yılında Pudor Kalesi’nde hayata veda etti.

Michael Schumacher Kimdir?

Formula 1 denildiğinde akla gelen ilk isim Michael Schumacher’dir. Tarihin en başarılı motor sporcularından biri görülen Schumacher’in hayatını okumaya ne dersiniz?

Michael Schumacher, 3 Ocak 1969 tarihinde, Almanya’nın, Hürth şehrinde doğdu. İlk kez, 1991 yılındaki Belçika Grand Prix’si ile Formula 1 yarışlarına adım attı. Formula 1’deki ilk yarış zaferini ise yine aynı pistte, 1992 yılında kazandı.

Kariyeri boyunca sayısız başarıya imza atan Alman pilot, 308 yarışta birincilik mücadelesi verdi. 1991’de başladığı Formula 1 kariyerine, ilk olarak 2006 yılında nokta koydu. 2010 yılında pistlere geri döndü ama eski performansından uzakta kaldı ve kısa süreli hayal kırıklığının ardından 2012 yılında kesin olarak Formula 1 defterini kapattığını açıkladı.

Kariyerinde kırılmadık rekor bırakmayan Schumacher, neredeyse tüm Grand Prix’lerde zafer kazanmayı başardı. Kariyeri süresince katıldığı 308 yarışın 91’ni birinci olarak bitirdi. Jordan, Benetton, Ferrari ve Mercedes takımları için mücadele eden Schumacher, ilki 1994 yılında olmak üzere toplam 7 kez Formula 1 şampiyonluğu kazandı. Bu alanda kırılması güç bir rekoru ifade eden bu sayı halen geçilemedi. Alman sporcu ayrıca, 155 kez de ilk üç sırada yer aldı ve podyum gördü. Bu istatistiksel veriler Michael Schumacher’in dünyanın gelmiş geçmiş en iyi Formula 1 pilotu olması için yeterli oldu.

Son Grand Prix’sini 2006 yılında Çin’de kazanan Alman pilot, 2012 yılında da Brezilya Grand Prix’si ile pistlere veda ettiğini açıkladı. İlk Formula 1 şampiyonluğuna 1994’te ulaşan Michael Schumacher, sonrasında 1995, 2000, 2001, 2002, 2003 ve 2004 yıllarında da pistlerin en iyisi olmayı başardı. Elde edilen 7 şampiyonluğun 5’inin üst üste kazanmayı başardı.

Yıllarca ter döktüğü motor sporlarının yanında, katıldığı yardım organizasyonlarında futbolda da hünerlerini sergileyen Michael Schumacher’in en büyük hobilerinden biri de kayaktı. 2013 yılında Fransa Alp’lerinde kayak yaparken bir kaza geçirdi ve başını kayaya çarparak ağır yaralandı. 29 Aralık 2013’te gerçekleşen kazadan bu yana uzun bir süre komada kaldı. Sonrasında hastaneden çıkartılıp İsviçre’deki evinde istirahate alındı. Basında sık sık öldüğü yönünde haber yapıldı, haberler ailesi tarafından her seferinde yalanlandı.

Ünlü sporcunun sağlık durumu hakkındaki belirsizlik devam ediyor.

Gandhi Kimdir?

Dünya tarihine yön veren isimlerden biri de Gandhi’dir. Gandhi’nin yaşam öyküsü ile karşınızdayız.

1869 yılında doğan Gandhi, pasif direniş denilen direnme felsefesinin temsilcisidir. “Şiddet göstermeme, inancımın birinci maddesidir. Aynı zamanda o, benim itikatımın da son maddesidir.” diyen Hintli siyasetçi ve düşünce adamı, İngiliz sömürgeciliğine karşı Hint milli hareketinin öncüsü olmuştur.

Hukuçu Oması, Hak Mücadelelerine Yönelmesini Sağladı

1869’da Porbandar’da dünyaya gelen Gandhi, Vaşiya Kastı’ndan bir ailenin oğlu idi. olarak doğan Mohondas Karamçand Mahatma Gandhi, 1888-1891 yılları arasında Londra’da hukuk öğrenimi gördü. Eğitiminin ardından ülkesine döndü ve iki yıl Bombay’da avukatlık yaptı. 1893-1914 yılları arasında ise kıta dışına çıktı ve Güney Afrika’da da avukat olarak çalıştı. Burada yaşarken ırkçı Apartheid rejiminin politikalarına maruz kaldı ve yaşanan olaylar sırasında Hintli göçmen işçilerin haklarının savunucusu haline geldi.

Afrika’da Geçirdiği Yıllar

Güney Afrika’da geçirdiği yıllar, dünya görüşü üzerinde etki bıraktı. Şiddet karşıtlığı, sivil itaatsizlik, pasifizm ve Hinduizm gibi akımları ideolojisini oluştururken derledi. Hayat görüşü içerisinde dinsel mistik öğeleri, dinlere saygı ve teknoloji karşıtlığı yer aldı.

9 Ocak 1915’te, ülkesi Hindistan’a döndü. Gandhi’yi karşılamaya onbinlerce Hintli geldi. Hindistan için milli bir simge haline geldiğini o anda fark etti. Hindistan’da geçirdiği yıllar boyunca İngiliz emperyalizmine karşı pasif bir direniş simgeledi. Gerçekleşen milli bağımsızlıkçı ve emekçi eylemlerden yana tavır almak yerine, Avrupa ürünlerini boykot, sivil itaatsizlik gibi eylemler gerçekleştiren Gandhi, ayaklanmaya karşı durdu.

30 Ocak 1948’de radikal-milliyetçi bir Hintli tarafından suikast sonucu öldürüldü.

Michael Jordan Kimdir?

Örnek bir yaşam hikayesine ihtiyaç duyduğunuzda, en doğru adreslerden biri Michael Jordan’a aittir. Tarihin en iyi basketbolcusu kabul edilen Michael Jordan kimdir, onun hayatına göz atmaya ne dersiniz?

Tam adı ile Michael Jeffrey Jordan, 17 Şubat 1963’te dünyaya geldi. ABD profesyonel basketbol ligi NBA’de yıllarca forma giydi. NBA resmi sitesindeki oylama sonuçlarına göre göre, tüm zamanların en büyük basketbolcusu seçildi. NBA’in tüm dünyada bilinmesini ve takip edilmesini sağladı.

Üniversite takımında oynarken dikkat çekici bir performans gösterdi ve bu performansından sonra, 1984 yılındaki NBA Draft’ında Chicago Bulls tarafından seçildi. Çok kısa sürede ligin yıldız oyuncuları arasında yer aldı. Skor yükünü üstlenen oyunu ile seyircileri salona çekmeyi başardı. Üstün sıçrama yeteneği ile hafızalarda yer buldu. All Star Organizasyonu sırasındaki smaç yarışmasında faul çizgisinin gerisinden sıçrayarak potaya smaç yapması, tüm zamanların en büyük basketbol olaylarından biri sayıldı. Bu kabiliyeti ona “Air Jordan” lakabını getirdi.

Jordan mükemmel bir hücumcu olmasının yanı sıra iyi bir savunma oyuncusu idi. 1991 yılında Bulls ile ilk NBA şampiyonluğunu kazandı. Daha sonraki iki sezonda da şampiyonluk kazanarak takımı ile tarihe geçti. Ancak, 1993-94 sezonu başlamak üzereyken aniden bir karar aldı ve basketbolu bıraktığını açıkladı. Ayrılık uzun sürmedi ve 1995-96 sezonunda tekrar Bulls’a döndü. Takımına 1996, 1997 ve 1998’de üç kez daha üst üste NBA şampiyonluğu kazandırdı. Bu dönemde Chicago Bulls rekor üstüne rekor kırarak en fazla galibiyet alan takım olma ünvanını kazandı.

1998-99 sezonunda yeniden basketbolu bıraktığını açıkladı. Parkelerden iki sezon uzak kalsa da daha fazla dayanamadı ve bu kez de Washington Wizards takımının üyesi olarak tekrar basketbola döndü.

5 kez MVP ödülü aldı ve 10 kez All-NBA Takımı ilk beş kadrosunda yer aldı. 9 kez NBA En İyi Savunma Takımı’na seçildi. Toplamda 14 kez NBA All-Star maçında yer aldı ve 3 kez NBA All-Star maçının en değerli oyuncusu olmayı başardı. 1999’da, ESPN tarafından 20. yüzyılda Kuzey Amerika’nın en büyük sporcusu ilan edildi. Associated Press ise Babe Ruth’un ardından yüzyılın en başarılı ikinci sporcusu olarak açıkladı.

Jordan sadece başarılı bir sporcu değildi. Yaptığı sponsorluk anlaşmaları ile spor endüstrisine yön veren bir isim oldu. Adına çıkarılan ürünler dünya çapında satıldı. Nike tarafından 1985 yılında çıkarılan Air Jordan ayakkabıları ile markanın popülerliğini arttırdı. Adına yapılan 1996 yapımı Space Jam adlı filmde oynadı.

Sonraki yıllarda NBA’de takım sahibi olarak yer almayı sürdürdü.

Beethoven Kimdir?

Tarihe damga vurmuş isimlerin hayat öykülerini incelemeye devam ediyoruz. Bu yazımızda Ludwig van Beethoven’ın yaşantısına göz atacağız.

Ludwig van Beethoven, 1770 yılında Almanya’nın Bonn şehrinde doğdu. Babası alkolik bir adamdı. Annesi ise Rengi hastası bir kadındı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, 3 kardeşi sağır, 2si de görme engelli, diğeri de zekâ özürlü idi. Ailenin 9. çocuğu olan Beethoven’sa şans eseri, belirli bir yaşa kadar sağlıklı idi. Saray müzisyenliği ile uğraşan babası, Beethoven’a küçük yaşlarda piyano çalmayı öğretti. Başlarda piyanoya karşı isteksiz olsa da aile bütçesine katkı sağlamak için kilisede müzik yapmaya başladı.

O yüzyılda Avrupa’nın kültürel açıdan en zengin şehri Viyana idi. Diğer şehirlere kıyasla Viyana, 1600’lü yıllardan beri aydınlanmanın önemli bir merkezi haline gelmişti. müzik ile yapıldığı bir kent olmuştur. Fransa’ da ise aydınlanma felsefe ile olmuştu. 17 yaşındayken Viyana ile tanışan Beethoven, kısa zamanda şehri iyice tanıdı ve Viyana’da çeşitli yerlerde müzik yaparak para kazanmaya çalıştı.

Belli bir süre genetik mirası ona da tesir etti ve Beethoven işitme zorluğu yaşamaya başladı. Sesleri duymakta güçlük yaşaması, müziği ile geçinmeye çalışan birisi için felaket anlamına gelebilirdi. Bu durum Beethoven’ı daha hırçın bir hale soktu. Viyana’da kaldığı süre boyunca onlarca ev değiştirdi ve piyano sesinden rahatsız olan komşularıyla sürekli kavga etti. Kafa dinlemek ve sakinleşmek için bir süre Viyana yakınlarındaki Heiligenstadt bölgesine geldi. Fakat burada da iyileşmediği gibi tamamen sağır oldu ve iyice yalnızlaştı. 20 yıl kimseyle konuşmadı ve sadece bir defter üzerinden anlaşmaya başladı. Ünlü bestesi 9. Senfoni’yi sağır olarak besteledi ve hiçbir zaman duyamadı.

Hayatı boyunca hiç evlenmedi ve ailesinin yanından ayrıldığı günden itibaren yalnız yaşadı. Akşamları yürüyüş yaptı, gündüzleri ise bestelerine yoğunlaştı.

Beethoven, yaşamının sonuna kadar maddi manevi zorluklarla boğuştu. 1821 yılında karaciğer rahatsızlığı baş gösterdi. Hastalığının son dönemlerinde yataktan çıkamayacak duruma geldi. Ludwig van Beethoven’ın ölümünün gerçek sebebi tam olarak bilinemedi ama siroz ihtimali her zaman en üstte yer aldı. 26 Mart 1827 yılında hayatını kaybettiğinde geride bıraktığı eserleriyle dünyanın en büyük sanatçılarından biri olduğu anlaşıldı. Yaşamının son yıllarında tanınmaya başlanması nedeniyle cenaze törenine binlerce insan katıldı.

Vehbi Koç Kimdir?

Ülkemizde iş dünyasından bahsedildiğinde akla ilk gelen isim Vehbi Koç’tur. Başarılı iş adamının etkileyici yaşam öyküsünü yazımızda bulabilirsiniz.

1901 yılında doğan iş adamı Vehbi Koç, temellerini 1927’de attığı Koç Holding’in kurucusudur. Koç, birçok alanda Türkiye’de ilkleri gerçekleştirmiştir. Yaşadığı dönemde Türkiye’nin en zengin kişisi olmuştur.

Tam adıyla Ahmet Vehbi Koç, 20 Temmuz 1901‘de dünyaya geldi. Babası Koçzade Hacı Mustafa Efendi adıyla bilinirdi. Annesi ise Kütükçüzade Hacı Rıfat Efendi’nin kızı Fatma Hanım’dı. Vehbi Koç, Ankara‘nın Çoraklık semtinde doğdu. 1906 yılında 5 yaşındayken, Ankara Hacı Bayram Camii’nin bitişiğindeki Topal Hoca Mektebi‘ne başladı. Daha sonra yakınlarda açılan ilkokula devam etti. 1914’te Taş Mektep diye bilinen Ankara İdadisi‘ne giren Koç, 15 yaşındayken İdadi’yi bitirmeden tasdikname aldı.

Genç Yaşta Ticaretle Tanıştı

1917 yılında dedesiyle ve babasıyla birlikte esnaflığa başladı. Oturdukları evin altındaki dükkanı işletmeye başladı. Dükkanda ayakkabı lastiği, şeker, kaşar peyniri, zeytin, makarna gibi ürünler satmaktaydı. Dükkana Koçzade Hacı Mustafa Rahmi tabelası koydu. 1920 yılında gelindiğinde 19 yaşında bir gençti ve Kurtuluş Savaşı‘nın başlamasıyla, müsahhih yardımcısı olarak Büyük Millet Meclisi Matbaası’nda çalışmaya başladı. 1921 yılında Muhafız Kıtası Kumandanı İsmail Hakkı Bey’in emriyle, diğer matbaa işçileriyle birlikte askere sevk edildi. 1 buçuk yıl askerlik yaptı.

1926‘da, ailesinin isteği üzerine, teyzesinin kızı Sadberk ile evlendi. Babası dükkanını Vehbi Koç’un üzerine devredince Koçzade Ahmet Vehbi ismiyle Ankara Ticaret Odası’na kayıt yaptırdı. 1928’de Ankara Ticaret Odası İkinci Başkanı oldu, aynı sene babasını kaybetti.

1928’de bir atılım yapmaya karar verdi. Ford ve Standard Oil (Mobil) şirketlerinin Ankara temsilciliğini almasının ardından, 1931’de ilk Avrupa seyahatine çıktı. Viyana, Berlin ve Paris‘i gördü ve vizyonunu geliştirdi. Babasını ve yakın akrabalarını kalp rahatsızları nedeniyle erken yaşlarda kaybeden Koç, gittiği Avrupa şehirlerinde doktorlara göründü ve onların tavsiyesi üzerine binicilik sporuna başladı. Zamanla ilgisini çeken bu spora yatırımlar yaptı, Misket ve Kamelya isimli iki at alarak atlarıyla koşuculuk yaptı. Fakat işlere kendisini tam veremediği gerekçesiyle 14 bin lira zarar ederek atları elden çıkardı.

İlk Büyük Girişimi Hüsrana Uğradı

1934 yılında sanayi alanındaki ilk büyük girişimini yaptı. Sütlüce’de bulunan bir boru fabrikasına ortak oldu. Ancak fabrikada hesaplar iyi yapılmadı ve iş battı. Benzer şekilde sonuçlanan deneyimlerden oldukça önemli dersler çıkardı. 1937‘de İstanbul’da ilk şubesini açtı, Fermenciler’de 100 bin lira sermaye ile Vehbi Koç ve Ortakları Kolektif Şirketi’ni faaliyete soktu. Her biri kendi sahalarında işin uzmanı olan isimlerle çalıştı. Emin Güraç, İsrail Anastasyan ve İsak Altabef’i, şirkete ortak olarak aldı ve bu ortaklıkları 1954 yılına dek sürdü.

1938‘de ise şahıs şirketlerinin kısa ömürlü olduğunu fark etti. 300 bin lira sermaye ile Koç Ticaret Anonim Şirketi’ni kurdu. Böylelikle şirketleşme ve kurumsallaşma yolunda önemli bir adımı hayata geçirdi. Şirketin ilk Genel Müdürlüğü’ne Fazıl Öziş‘i getirdi. Öziş, İş Bankasının eski genel müdürü idi.

1944‘de otomobil ticaret şirketi olarak Motor Ticaret‘i kurdu, 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı sonrası, New York’ta Ram Commercial Corporation adıyla bir şirket daha kurdu. Amerika hamlesi sayesinde General Electric, U.S. Rubber, Oliver, Burroughs, York gibi önemli şirketlerin temsilcilikleri almayı başardı. Fakat sonuç umulmayan şekilde oldu ve Ram Commercial Corporation 1954’te kapandı. 1946‘da ilk kez Amerika seyahatine çıktı, 52 gün kaldığı bu yeni dünyayı oldukça etkileyici buldu. Amerika’da profesyonelleşmeyi gören Koç, sonraki hayatında buradan öğrendiklerini bir bir yerine getirdi. 1947‘de Ankara Oksijen Şirketi‘ni kurdu. Bu, kendi sermayesiyle giriştiği ilk sanayi teşebbüsü idi. 1951‘de ise ilk büyük sosyal yardımını gerçekleştirdi. Ankara Üniversitesi öğrencileri için Vehbi Koç Öğrenci Yurdu‘nu yaptırdı. Vehbi Koç, aynı yıl Belçika’dayken geçirdiği trafik kazasından hafif yaralanarak kurtuldu.

Farklı Sektörlere Adım Attıkça Büyüdü

1954’de yılında birçok atılım yaptı. Demirdöküm ve Arçelik‘in temellerini attı. Arçelik Fabrikası başlangıçta madeni büro eşyası imal etti, daha sonra buzdolabı ve çamaşır makinası gibi üretimlere başladı. 1956’da ise ilk turizm yatırımını yaptı, Taksim’de Divan Oteli’ni kurdu. Divan Oteli, Eylül 1955’te tam açılışı bile yapılmamışken Dünya Para Fonu Kongresi’nde kullanılmak üzere hükümete tahsis edildi.

1958 yılında eşi Sadberk Hanım ile birlikte Hac’ca giderek ibadetini yerine getirdi. 1960’da, Demirel’in partisi DP’nin iktidar baskısı ile, yıllardır üyesi olduğu Cumhuriyet Halk Partisi‘nden istifa etti. DP’nin yoğun ısrarlarına rağmen Demokrat Parti‘ye girmeyi reddetti.

1961’de ilk olarak Gazsan A.Ş. adıyla bir şirket kurdu. 2 yıl sonra şirket ismini değiştirerek Aygaz adını aldı. Sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG) temini, depolaması ve dağıtımında öncü oldu. Türkiye’yi sıvılaştırılmış petrol gazı ile tanıştırdı. 1963 yılında Aygaz hisselerinin bir kısmını şirket çalışanlarına verdi, çalışanlarını şirkete ortak yaptı. 1962’de Türkiye’nin ilk traktör fabrikası olan Türk Traktör’ü kurdu.

Kurumsallaşma Yolunda Dev Adım: Koç Holding Kuruluyor

1963 yılında kurumsallaşma yolundaki en önemli adımını attı, Koç Holding‘i kurdu. Böylelikle, şirketlerinin temelini sağlamlaştırdı, birbirleri ile bağlantısını güçlendirdi. Modern yönetim prensiplerini hakim hale getirdi ve sürekliliğini sağladı. Aynı yıl, annesi Fatma Hanım’ı yitirdi.

1964‘de Alman ortaklığı ile Türk Siemens’i kurdu. 1965 senesinde İzocam’ı topluluğuna dahil etti. 1966 yılında, uzun zamandır hayalini kurduğu işi yaptı ve ilk yerli otomobili üretti. Yerli otomobil Anadol, 26800 liradan satışa başladı. Aynı yıl Bekoteknik, Beldesan, Otoyol gibi tesisleri hayata geçirdi. Bu tesislerden Otoyol, İtalyan firması FIAT lisansıyla düz treyler için çekici yapımına başladı. 1968’e gelindiğinde ise otomobil konusunda Türkiye’nin en köklü ve büyük yatırımını gerçekleştirdi. Bursa’da FIAT lisansıyla otomobil üretecek olan Tofaş Fabrikası’nı kurdu. Tofaş, 1972‘de, bir döneme damga vuran Murat 124 marka otomobilleri üretti.

1967‘de kendisinin projelendirdiği tarımsal yatırım düşüncelerini hayta geçirdi. Tat Fabrikası ile konserve imalatına başladı. Öte yandan Bürosan’ı  kurdu ve büro mobilyaları imalatına girişti. Türk Eğitim Vakfı‘nın kuruluşunda yer aldı. Bu dönemde geçirdiği bir kaza sonucu sol kolu üç yerden kırıldı. Aynı yıl, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde Vehbi Koç Kitaplık ve Araştırma Tesisi’ni hayata geçirdi. ODTÜ’de Vehbi Koç Öğrenci Yurdu’nu açtı ve 1969‘da yasal düzenlemelerin yapılmasıyla Vehbi Koç Vakfı‘nı kurdu.

1970 yılında da Koç Grubu büyümeyi sürdürdü. Türkiye’nin ilk merkezi ihracat organizasyonu olan Ram Dış Ticaret şirketi kuruldu. Kibrit ve orman ürünleri imalatı için Kav da bu dönemde üretime başladı. Otomotiv sanayi için elektrik donanımı üreten Mako da aynı yıl Koç Topluluğu’na dahil oldu. 1973’de Koç Yatırım ve Sanayi Mamülleri Pazarlama A.Ş.’yi halka açtı ve şirket yaklaşık 9000 ortaklı bir hale geldi. Aynı yıl eşi Sadberk Hanım’ı kaybetti. 1974‘de Migros Gıda Mağazaları zinciri Koç Holding’e dahil oldu. Aynı yıl Vehbi Koç, Federal Almanya Cumhuriyeti Liyakat Nişanı’na layık görüldü.

1979 yılında Fransız sermayesiyle işbirliğine gitti. Peugot marka araç üretmek için Karsan kuruldu. Vehbi Koç, 1980‘de eşinin vasiyetini yerine getirdi ve Sadberk Hanım Müzesi‘ni hizmete soktu. Türkiye’deki ilk özel müze olma özelliğini taşıyan müzede, Sadberk Koç’un hayatı boyunca biriktirdiği sanat eserleri sergilendi.

Son Yıllarını Hayır İşlerine Adadı

1984’te aktif olarak Koç Holding yönetiminden çekildi ve yerini oğlu Rahmi Koça’a bıraktı. Fakat Koç Holding Şeref Başkanı olarak çalışmalara devam etti. Zamanın çoğunu vakıf ve hayır işlerine ayırmaya başladı. Aynı yıl, Anadolu Üniversitesi tarafından Fahri İşletme Doktoru ünvanını aldı. Galatasaray Kulübü tarafından fahri Galatasaraylılık ünvanı aldı. Yine 1984‘te Maret kuruldu, Ford’la 60 yıldır süren ortaklığın sonucu olarak Türkiye’nin ilk Ford otomobil üretimi başladı. 1986‘da American Express Company ortaklığıyla Koç-Amerikan Bank kuruldu bir süre sonra bankanın adı Koçbank oldu. 1987 yılında Milletlerarası Ticaret Odası tarafından, “Yılın İşadamı” ödülüne layık görüldü.

Türkiye’nin İkinci Vakıf Üniversitesi

1988’de Koç Özel Lisesi‘ni, 1993’de ise Koç Üniversitesi kurdu ve Türkiye’nin ikinci özel üniversitesi oldu. 1994 yılında Birleşmiş Milletler Dünya Nüfus Planlaması Ödülü, Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı adına Vehbi Koç’a verildi. Koç, ödülünü 14 Haziran 1994 tarihinde Cenevre‘de düzenlenen törenle, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin elinden aldı. 1996‘da ise kendisine Türk Demir ve Çelik Döküm Sanayicileri Derneği tarafından onur üyeliği ve şeref plaketi verildi.

25 Şubat 1996‘da Antalya’da bulunduğu sırada, akşam saatlerinde Migros mağazasını gezdi. Yeni projelerle ilgili bilgiler aldı. Aynı akşam otele döndükten sonra fenalaştı ve yaşama veda etti.

Vehbi Koç, dört çocuk babasıydı.

Afife Jale Kimdir?

Türk tiyatrosu denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan Afife Jale, tiyatromuzun ilk kadın sanatçısıdır. Dönemin zorlu koşulları dikkate alınırsa Afife Jale’nin ne denli büyük bir iş başardığı daha iyi anlaşılacaktır.

Afife Jale, 1902’de İstanbul’da dünyaya geldi. İlk kadın Türk tiyatro oyuncusu olan sanatçının babası Hidayet Bey, annesi ise Methiye Hanım’dır. Afife Jale’nin Behiye adında bir kız kardeşi ve Salah adında erkek kardeşi vardır.

Afife Jale 1929 yılında, dönemin ünlü ses sanatçısı Selahattin Pınar ile evlendi. Selahattin Pınar, eşi Afife Jale için pek çok eser besteledi. Bu eserlerden en çok bilineni, “Nereden Sevdim O Zalim Kadını” adlı şarkısı oldu. Fakat Afife Jale’nin amansız hastalığı, bu evliliğin uzun yıllara yayılmasını engelledi ve 1935 yılında boşandılar.

Genç Yaşında Yeteneği ile Büyüledi

Müslüman kadınların sahnede olmasının günah kabul edildiği ve bu nedenle yasaklandığı bir dönemde zoru başaran bir sanatçı oldu. Babasının karşı çıkmasına rağmen, annesinin desteğiyle sanata atıldı. Hüseyin Suat’ın “Yamalar” adlı oyunundaki Emel karakterine hayat verdi. Bu rolün esas sahibi, Eliza Binemeciyan adlı yabancı bir oyuncu idi. Fakat Binemeciyan o yıllarda yurt dışına kaçtı ve rol sahipsiz kaldı. Bunun üzerine rolü birine teslim etmek için sınav açıldı. Bu sınava giren ve rolü oynamaya hak kazanan Afife Jale, oyunculuğa ilk adımını atmış oldu. Oyunda gösterdiği üstün performans ile izleyenleri büyüledi. Oyun sonunda büyük alkış almayı başardı.

Zorluklarla Her Daim Mücadele Etti

Fakat sanatçının mutluluğu uzun sürmedi.  Şehir tiyatrosu polis baskınına uğradı ve Afife Jale, o esnada sahnede oyun oynamaktaydı. Polisi gören Ermeni asıllı bir oyuncu, Afife Jale’yi bahçeye kaçırarak polisin elinden son anda kurtardı. Ancak polisin bu baskınları son bulmak bilmedi. Yine bir gün, sahnede rolünü sahnelerken tekrar baskına uğradı ve bir kez daha zorlukla kurtarıldı. Bu kez de makine odasında saklandı. Ardından İçişleri Bakanlığı devreye girdi ve Müslüman Türk Kadınına yönelik bir yasak çıkarıldı. Bu yasağa göre kadınların sahnede rol alması engellendi. Afife Jale bu yasağa boyun eğmese de sonraki polis baskınlarında yakalandı ve tutuklandı. Usta oyuncu, bu olumsuz durum karşısında gittikçe yalnızlaştı. Maddi ve manevi bunalımlara girdi.

Cumhuriyet’in ilan edilmesine kadar sanatını icra edemeyen Afife Jale, nihayet 1923 yılında kalkan yasakla sanatını özgürce icra etme fırsatını buldu. Turnelere çıkmaya başladı, birçok tiyatro sahnesinde rol aldı. Fakat yaşadığı zorlu günler onda büyük bir yıpranmaya neden oldu. Vücundaki ağrılar iyiden iyiye arttı. Bunun üzerine morfin bağımlısı haline geldi. Bu sebeple sanatını icra etmekte zorlanmaya başladı. Genç yaşta Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yatırılsa da, 39 yaşındayken yaşama veda etti.

Hayatını sanatına adayan, sanatı için zorluk üstüne zorluk yaşayan sanatçı, ölümünden sonra da unutulmadı. Türk kadını için en iyi örneklerden biri olan Afife Jale adına her yıl tiyatro ödülleri düzenleniyor.

Sezen Aksu Kimdir?

Türkiye’de popüler müzik denilince akla ilk gelen isim Sezen Aksu’dur. Minik serçe lakabıyla bilinen sanatçının yaşamından çeşitli kesitleri bulacağınız yazımıza göz atmaya ne dersiniz?

Sezen Aksu, yaşam macerasına 13 Temmuz 1954 tarihinde başladı. Denizli’nin Sarayköy ilçesinde dünyaya gelen Aksu, gençlik yıllarının büyük bir bölümünü İzmir’de geçirdi.

Sezen Aksu, ilk 45’liğini 1975 yılında çıkardı. Hayatı boyunca yorumladığı şarkıların çoğunu kendisi yazdı ve birçoğunun müziklerini yaptı. Bu sayede kendi hayat felsefesini dinleyici kitlesiyle paylaştı ve geniş kesimlerce saygı duyulan bir sanatçı olmayı başardı. Müziğe duyduğu tutku ve kabullenmeden önce sorgulayan aklı ile dinleyenlerine farkındalık aşılamayı başardı.

Sadece Yorumcu Değil

Sanat hayatı boyunca yorumcu kimliğinin yanı sıra 400’den fazla beste ve sözün sahibi olan Aksu 8 adet 45’lik, 3 adet single ve 27 adet albüme imza attı. 15 farklı albümde de konuk sanatçı olarak yer aldı. 40’a yakın derleme albümde eserlerine yer verilirken, 100’den fazla yorumcu tarafından şarkıları seslendirildi. Sezen Aksu tüm bunlar olurken pek çok genç yorumcuyu destekledi ve onların yapımcılığını üstlendi. 2006’da şarkı sözleri “Eksik Şiir” adlı kitapta toplandı.

Sanat yaşantısı boyunca 20’den fazla ülkede 1500’ün üzerinde konserde yer aldı ve hem yerli hem de yabancı pek çok sanatçı ile ortak müzikal çalışmalar yaptı. Birlikte çalıştığı tüm müzisyenleri etkiledi ve onlardan etkilendi. Fakat Onno Tunç ve Atilla Özdemiroğlu onun kariyerinde her zaman en önemli yeri tuttular.

Barışın ve Umudun Elçisi

2002 yılında, uzun yıllar ses getirecek bir çalışmaya imza attı ve “Türkiye Şarkıları” adını taşıyan bir konser dizisinde yer aldı. Aspendos, Efes ve Brüksel’de konserler düzenleyerek, Türkiye’de konuşulan farklı dillerdeki eserleri seslendirdi. Bu konserlerde etnik müzik grupları ve ünlü sanatçılar kendisine eşlik etti. Balkan müziğinin efsane ismi Goran Bregovic, Yunan müziğinin en önemli isimlerinden Haris Alexiou ve Hollanda Metropol Senfoni Orkestrası bu isimlerden birkaçı olarak tarihe geçti. Ayrıca, İtalyan tenor Alessandro Safina ve Avustralya’lı şarkıcı Holly Valance gibi popüler sanatçılar eserlerini seslendirildi.

Az bilinse de oyunculuk alanında da çeşitli çalışmalar yaptı. Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Minik Serçe” adlı filmde Bulut Aras’la başroldeydi. 1981 yılında Adile Naşit, Şener Şen ve Altan Erbulak ile beraber “Sezen Aksu Aile Gazinosu” adlı müzikalde yer aldı. 1986 yılındaysa “Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra” müzikalinde kendini gösterdi. Zaman zaman TV programlarında yer aldı ve 1990’da, yönetmenliğini Yavuz Özkan’ın yaptığı “Büyük Yalnızlık” filminde Ferhan Şensoy ile oynadı. Usta oyuncu Uğur Yücel ile Bostancı Gösteri Merkezi’nde kabare türünde sahne gösterileri sergiledi.

Karl Marks Kimdir?

Karl Marks, fikirleri ve kurucusu olduğu ideoloji ile dünya tarihinin en etkili insanlarından birisidir. Aklındakileri politika, felsefe ve iktisat ile harmanlayarak yeni bir ideolojinin yaratıcısı olmuş, yeryüzünde hala milyonlarca destekçisi olan bir tarihsel kişidir.

Komünist ideolojinin kurucularından biri olarak kabul edilen Karl Marx, 5 Mayıs 1818’de Almanya’nın Trier kentinde dünyaya geldi. Babası, avukatlıkla uğraşan Hirschel Marx, annesi ise Henrietta Marx idi. Ailesi, Karl henüz küçük bir çocukken Yahudilik inancını bırakıp Protestanlığı seçti. Doğduğu şehirde ilk eğitimini tamamlayan Karl Marx, daha sonra Bonn Üniversitesi’nde hukuk okudu. Üniversite yıllarında felsefeye de ilgi duymaya başladı. Hatta bu ilgisi, onun hukukçuluğunu kötü anlamda etkiledi. Üniversitenin ardından beş sene boyunca, aydınların metropolü olarak bilinen Berlin’de yaşadı.

Berlin’de geçirdiği yılların ardından, Bonn’da Rheinische Zeitung adındaki gazetenin editörlüğünü üstlendi. Daha sonraysa, politik açıdan daha radikal bir gazete olan Franco-German Annals‘ı çıkarabilmek için 1843’te Paris’e yerleşti. Paris’e gitmeden hemen önce Jenny Von Westphalen’la evlendi ve bir yıl sonra yaşam boyu hem arkadaşı hem ortağı olacak Fredrick Engels’le tanıştı. Engels de Marx gibi, çalışmalarını sanayi işçileri hakkında yürütmekteydi. Bu sırada Marx kendini, politik iktisat ve Fransız Devrimi ile ilgili çalışmalarına adadı. Bu çalışmaları, çıkardığı gazetenin çizgisini de belirledi. Artık Marx, işçi sınıfının toplumu özgürlüğe kavuşturacak güç olduğuna inanıyordu ve düşünsel gelişimi bu yönde gelişti. Marx’ın çıkardığı gazete ve ona yakın gazeteler Almanya’da derhal yasaklandı. 1844’te Ekonomi ve Felsefe Yazmaları’nı yayımladı. Burada düşüncelerine dair açıklamaları yazdı ve gerekçeleri ile açıkladı.

Düşünceleri Yüzünden Hayatı Sürgünlerde Geçti

1845’te, düşüncelerinin düzen için tehdit oluşturduğu anlaşıldı ve Paris’ten atılarak Brüksel’e yerleşti. Brüksel’deyken 1847 yılında, Proudhon’un eserinin eleştirisini yaptığı Yoksulluk Felsefesi kitabını yayınladı. Aynı yıl, 1847’de, Engels’le birlikte Komünist Manifesto’yu hazırladılar ve bu manifesto 1848’de Londra’da Komünist Parti Manifestosu olarak kabul edildi. Manifesto, kısa süre içinde işçi sendikaları tarafından benimsendi.

Artık tüm Avrupa’da tanınan bir düşünür haline geldi ve onun bu kadar tanınıp okunması iktidar sahiplerini rahatsız etti. Belçika’dan da sürüldü, bunun üzerine yazılı çalışmalarını bir süre erteleyerek yükselen işçi hareketlerine destek vermek için gizlice Fransa’ya gitti. Fransa’da bir süre kaldıktan sonra Almanya’nın Cologne kentine geçerek Engels’le birlikte bir gazete çıkarmaya başladı. Geçici bir süre esen basın özgürlüğü rüzgarından faydalanmayı başardılar ve çok okunan bir gazete olmayı başardılar. Bir sene sonra, hayatının geri kalanını geçireceği Londra’ya gitti. Gazeteyi çıkarmaya bir süre daha devam etti. Diğer yandan da, Avrupa politikası editörü olarak New York Tribune gazetesinde düzenli olarak yazdı. Amerika’daki sivil savaşa dek yazılarını sürdürdü.

2 Aralık Darbesi’nin ardından Louise Bonaparte’ın 18. Brumaire’ini yazdı. 1859’da politik iktisat alanındaki çalışmalarının sonuçlarını almaya başladı ve Ekonomi Politikası Eleştirilerine Bir Katkı’yı yazdı. Bu çalışmasıyla yeni bakış açılarına yelken açtı ve kendisini takip edenlere yeni ufuklar sundu. 1867 yılında Kapital’i kaleme almaya başladı.

En Büyük Eseri: Kapital

Günümüzde bile, sosyalizme yönelik çalışmaların kaynağı olma özelliği taşıyan Kapital adlı eseri ile işçi sınıfı mücadelesini bilimsel bulgularla açıkladı. Kapital’de, bugün bile tartışma konusu olan kadın ve çocuk emeği ile ilgili bölümlerin yanı sıra fazla mesai gibi kavramlar da bilimsel açıdan incelendi.

1871 senesinden sonra hayatı sürgünlerde geçen Marx’ın sağlığı kötüye gitmeye başladı. Son çalışmalarına ortağı Engels devam ederek bir kısmını onun adına tamamladı. Marx’ın ailesi de hayatını zorluk içinde geçirdi. Zaman zaman kiralarını bile zor ödediler. Karl Marx’ın altı çocuğu vardı. Eşi ve kızları Eleanor da son döneminde Karl’a çalışmalarında yardım ettiler. Bir süre sonra Eleanor, öğretmen olarak evden ayrıldı ve çalışmaya gitti. Ancak babasının sağlık durumunun iyice kötüye gitmesiyle yeniden döndü. Karl Marx, 14 Mart 1883‘de Londra’da öldü.

Albert Einstein Kimdir?

Dünya bilim tarihinden bahsedildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri Albert Einstein’dir. Tarihin en zeki insanlarından biri olarak da bilinen Einstein’in farklı ve etkileyici yaşam öyküsünü derledik.

Albert Einstein, 14 Mart 1879 yılında Almanya’nın Württemberg kentinde doğdu. Çok geçmeden, 1880 yılı yazında ailesi Münih’e taşındı ve babası Hermann ile abisi Yakob Einstein&Cie adında bir elektrik mühendisliği şirketi kurdular. Einstein’in konuşması biraz geç oldu. Onun dışında normal bir çocukluk geçirdi. 1884 yılında eğitim amaçlı özel dersler aldı. 1885 yılında da keman derslerine devam etti. Aynı yıl, Yahudi bir aileden gelmesine rağmen Katolik Okulu’nda eğitimine başladı.

Her Zaman Farklı Bir Öğrenci Oldu

Einstein, okuldaki aşırı disiplinden ve ezberci anlayıştan rahatsız oldu. Buna rağmen okul notları üst sevideydi. Birinci sınıfı atladı ve çoğu dönemde sınıfında birinci olmayı başardı. 1888’de okul değiştirdi ve yine Münih’te bulunan Luitpold Gymnasium’a geçerek eğitimine devam etti. Fakat buradaki eğitim hayatından da hoşlanmadı. 1894 yılında babası iflas etti. Münih’ten ayrıldılar ve İtalya’ya yerleştiler. Bugünkü adı “ETH Zürich” olan İsviçre Federal Politeknik Üniversitesi’ne gitmek için başvurdu. Fakat giriş sınavında başarısız oldu ve eğitimine İsviçre’de Aarau’da devam etti. Babasının isteği elektrik mühendisi olması yönündeydi ancak Albert bunu başaramayacağını anladı. İki yıl sonra 1896’da, yeniden Politeknik Üniversitesi’ne başvurdu ve matematik – fizik öğretmenliği için kabul edildi. Maxwell’in Elektromanyetik Teorisi üzerinde çalışmalar yürüttü. Okuldaki tek kadın öğrenci olan Mileva Maric ile tanışıp ondan hoşlandı. Mileva ile evlenmek istedi fakat ailesi Mileva’nın yaşnın büyük olması nedeniyle buna karşı çıktı. Mileva’nın evlilik dışı hamile kalmasıyla bir kız çocukları oldu fakat bu çocuğu evlatlık olarak vermek zorunda kaldılar.

Aşkında Israr Etti

21 Şubat 1901’de İsviçre vatandaşlığına yaptığı başvuru kabul edildi ve kabul edildi. Öğretmenlik için başvurduğu yerler, yaşının çok çok genç olması nedeniyle olumlu cevap vermedi. Geçimini özel derslerden sağlamak zorundaydı ve İsviçre’nin başkenti Bern’e taşındı. Burada “Akademie Olypia”ya katıldı ve birçok bilim adamıyla tanışma fırsatı buldu. Ardından teknik asistan olarak İsviçre Patent Ofisi’ne yaptığı iş başvurusu kabul edildi. Einstein’in buradaki görevi, mucitlerin patent alabilmesi için yaptıkları aletleri incelemekti. Cihazların farklılıklarını ve zayıf yönlerini tespit ederek, nasıl düzeltebileceğine dair raporlar hazırlıyordu. 6 Ocak 1903 tarihinde ailesinin karşı çıkmasına rağmen okul yıllarında tanıştığı Mileva Maric ile evlendi. Bir matematikçi olan Milena Maric ile birçok ortak noktaya sahipti ve bu onu mutlu etmeye yetiyordu. 1904 yılında ilk oğlu Hans Albert, 1910 yılında da ikinci oğlu Eduard dünyaya geldi.

İsviçre Patent Ofisi’deki işinde ilerlemeye başladı. Makina Teknolojisi alanında uzman konumuna geldi. Bir yandan da Max Planck’ın kuantum teorisi üzerine çalışmalar yapmaya devam etti. 1905 yılında Zürich Üniversitesi’de doktora tezini tamamladı ve doktor ünvanını aldı.

Tüm Baskılara Karşı Bilimi Savundu

1933 yılında Almanya’da Nazi Partisi’nin iktidara gelmesiyle bilim alanında baskılar iyice arttı. Kısıtlayıcı yasalar yüzünden çalışmalarına izin verilmeyen 40 bilim adamı adına Mustafa Kemal Atatürk’e bir mektup yazdı ve onların Türkiye’de çalışmalarına devam etmelerini istedi. Atatürk bu isteği kabul ederek İstanbul Üniversitesi’nde Alman bilim insanlarına çalışma imkânı tanıdı. Aynı dönem Einstein’a İsrail Başbakanı olması için teklif sunuldu fakat Einstein tarafından geri çevrildi. Dr. Chaim Weizmann ile Jerusalem Musevi Üniversitesi’nin kurulmasına öncülük etti. 1945 yılında ABD Başkanı Roosvelt’le mektuplaşmaları sırasında nükleer silahların yapımının mümkün oluşundan söz etti. ABD tarafından 2. Dünya Savaşı’nda kullanılan nükleer silahların oluşumuna ve kullanılmasına neden olduğunu düşündüğü için bu mektuplaşmalar Einstein’i derin üzüntüye boğdu. Bu konu her açıldığında pişmanlığını dile getirdi. Hayatının geri kalanında da nükleer silahlara karşı duran bir tutum izledi.

Müthiş Zekasının Sırrı

18 Nisan 1955 yılında 76 yaşındayken geçirdiği iç kanama sonucu hayatını kaybetti. “Generalized Theory of Gravitation” adlı çalışmasını tamamlayamadı. Ölümünden sonra otopsisi yapıldı ve Einstein’in beyninde bir anormallik tespit edildi. Einstein’in beynindeki Paryetal lobun, normal insanlarınkinden %15 daha büyük olduğu belirtildi. İnsan beyninin bu bölgesi matematik ve görsel yetenekle ilgili becerilerinin geliştiği bölge idi ve bu bölgedeki farklılık, Einstein’in farkını ortay koyuyordu. Ayrıca Einstein’nın beyninin normal insanlardan %73 daha kıvrımlı olduğu da otopsi sonuçlarında yer aldı.