Frida Kahlo Kimdir?

Frida Kahlo, 6 Temmuz 1907’de Meksika’nın güneyinde yer alan Coyocan kentinde dünyaya gelmiştir. Yahudi bir Macar olan babası ile Kızılderili kökene sahip bir annenin, dört kız çocuğundan üçüncüsüdür. İlerleyen yıllarda ünlü bir ressam, tanınmış bir feminist ve devrimci kişiliği bilinen bir aktivist olacaktır.

Frida Kahlo Hayatı

1907 olan doğum yılını, daha sonradan Meksika’nın kuruluşuna denk gelen 1910 olarak değiştirtecektir. Çünkü ona göre, hayat hikayesi Meksika ile başlamaktadır. Henüz 6 yaşındayken çocuk felci geçirir. Bunu ölüme karşı attığı ilk çelme olarak tanımlamaktadır. Hastalığından sonra iki bacağından biri, diğerinden daha zayıf kalmıştır. Bu nedenle uzun yıllar boyunca giydiği uzun etekler, onun giyim tarzını da oluşturacaktır.

Okulda başarılı bir öğrencidir. Tıp eğitimi almak için Ulusal Hazırlık Okulu’na girer. Ülkenin en saygın okullarından biri olarak kabul edilen bu okulun, ilk kadın öğrencilerinden biri olmayı başarır. Okuldayken felsefe, sanat ve edebiyat konusunda araştırmalar yapar, kendini geliştirme fırsatı bulur. Aynı yıl geçirdiği trafik kazası ise tüm hayatını değiştirir.

1925 yılında, okuldan dönerken, içinde bulunduğu otobüs bir tramvayla çarpışır. Kazada çok sayıda insan yaşamını yitirir. Frida ise ağır yaralanır. Sırtına saplanan bir demir parçası, kaburgalarına ciddi şekilde zarar verir. 32 kez ameliyat edilir, uzun süre korse kullanmak ve yatağa bağlı yaşamak zorunda kalır. Yatağının üzerinde, kendisini görmesini sağlayan aynadan ilham alarak, acısını hafifleteceğini düşündüğü resime merak salar. İlk portresini de hayatına giren ilk erkek olan sınıf arkadaşı ve sevgilisi Alejandro Gomez Arias’a hediye eder.

Tavandaki ayna sayesinde, her geçen gün otoportre konusunda kendisini geliştiren Frida, resim yapmaktan çok fazla keyif aldığını fark eder. Kazadan ancak 2 yıl sonra yürümeye başlar ve resimleriyle artan tanınırlığı sayesinde pek çok davete katılır. Bu davetlerdeki sanat ve politika ile ilgili sohbetlere ilgi gösterir. Daha sonraları Meksika Komünist Partisi’ne üye olacaktır.

Ressam Frida

Meksika’da o yıllarda çok ünlü başka bir ressam daha yaşamaktadır. Meksika’nın Michalangelo’su olarak tanınan Diego Rivera ile katıldığı davetlerden birinde tanışırlar. Frida, Rivera’ya aşık olur. Ailesi ve pek çok kişi bu ilişkiyi onaylamasa da 1929 yılında Rivera ile evlenir. Rivera, Kahlo’dan 21 yaş büyüktür ve daha önce iki evlilik yapmış bir sanatçıdır. Sadakatsizliği ile tanınır. Ancak Frida, bunları pek önemsemeden evliliğe adım atar. Rivera, aynı zamanda Frida gibi Komünist Parti üyesidir.

10 yıl süren evlilikleri Frida için oldukça sarsıntılı geçer ve boşanırlar. Ancak kısa süre sonra ilişkilerine yeniden başlarlar. Birbirlerine karşı büyük bir aşk duysalar da, birbirlerine karşı sadık olmayı hiç bir zaman başaramazlar. Frida’ya göre Diego, geçirdiği trafik kazasından daha büyük yıkımlara sebebiyet vermiştir.

İlişkilerindeki sadakat eksikliği sadece Diego’dan kaynaklanan bir problem değildir. Frida da zaman zaman Diego’yu aldatır. Bu aldatma olaylarından biri de, o yıllarda ülkesi Sovyetler Birliği’ndeki muhalif tavırları nedeniyle ayrılarak Meksika’ya gelmek zorunda kalan Lev Troçki ile olur. Bir süre devam eden bu ilişki, Frida’nın Troçki’yi terk etmesiyle noktalanır.

Zaman ilerledikçe Frida da sanat dünyasında daha fazla yer bulmaya başlar. ABD ve Fransa’da sergiler açar, 1943 yılında öğretim görevlisi olarak da çalışmayı sürdürür. Aynı yıllarda vücudu yoğun tempoyu kaldırmakta güçlük çekmeye başlar. Yeniden hastaneye yatar, sağ bacağı kangren nedeniyle kesilir.

1954 yılında Akciğerindeki problem nedeniyle hayata gözlerini kapar. Etkileyici yaşam öyküsündeki son eseri “Yaşasın Hayat” isimli çalışmasıdır. Ölümünün ardından Frida’nın bedeni, kendi isteği üzerine yakılmıştır. Külleri, doğup büyüdüğü evde saklanmaktadır.

Fatih Terim Kimdir?

Ülke futbolumuzun simge isimlerinden biri olan, sayısız sportif başarının mimarı Fatih Terim ve hikayesini merak etmiyor musunuz?

Fatih Terim Hayatı

Terim, 1953 yılında yoksul bir ailenin çocuğu olarak, Adana’da dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren, “Topal Talat” lakabıyla bilinen babasının yanında, çeşitli işlerde çalışarak aile bütçesine katkı koymaya çabaladı. Bu dönemlerde, bir yandan da futbol topu ile ilişkisi başlamış oldu. Bu tempoda, okula çok vakit ayıramadığını fark eden babası tarafından bir meslek sahibi olmasını sağlaması için Motor Sanat Enstitüsüne gönderildi. Ancak, 2. sınıftayken devamsızlıktan dolayı sınıfta kadı ve okulu bırakmak zorunda kaldı. 16 yaşındayken, daha sonra profesyonel olarak da formasını giyeceği Adana Demirspor takımına girdi.

Adana Demirspor Yılları

Adana Demirspor genç takımı o yıllarda hiç bir oyuncusuna ücret vermemekteydi. Ancak takıma yeni katılan Fatih’e, diğer futbolcuların haberi olmaması şartıyla bir istisna uygulandı. 150 liralık maaşı, onu futbolun içinde tutmaya, aklını tamamen oyuna vermesine yaradı.  Sadece üç yıl sonra takımın kaptanlığına yükseldi. Bu günden sonra, 6 yıl daha Demirspor formasını terletmeyi sürdürdü.

1972 yılında, futbolumuzun önemli ve tarihi ismi olan Gündüz Tekin Onay’ın dikkatini çekti ve milli takıma çağrıldı. İlk milli maçındaki oyunu ile herkesi kendine hayran bıraktı. Milli takım dönüşünde Galatasaray’la sözleşme imzaladı ve Galatasaray, bu transfer karşılığı Adana Demirspor’a 1 milyon 650 bin lira ödedi. Fatih Terim, uzun yıllar boyunca özdeşleşeceği kulübe adım attı.

Galatasaray’ın Hırçın ve Hırslı Kaptanı

Sahadayken lider ve biraz da hırçın bir futbolcu portresi çiziyordu. 1985 yılında oynanan Antalyaspor maçında, maçın hakemi Hamza Alan’a tükürdü ve bu olay uzun yıllar boyunca hafızalarda yer etti. Buna rağmen, hırslı yapısıyla takımına çok şey kattı ve Galatasaray taraftarı Fatih’ten memnundu. İlk maçından son maçına kadar Sarı – Kırmızı formanın hakkını veren bir oyuncu oldu. Ancak Terim’in Galatasaray formasını terlettiği 11 yıl boyunca takımı şampiyonluk göremedi.

Şampiyonluk yaşayamasa da Galatasaray yılları, Fatih’in milli takımda uzun süre görev yapmasının önünü açtı. Toplamda 51 kez milli formayı giydiği yıllarda, A Milli Takımı’nda en fazla görev yapan futbolcu idi. Bu rekorunu 1984 yılından 1995’e kadar elinde tuttu. Macaristan ile 1984 yılında oynanan ve beraberlikle sonuçlanan maç, onun son milli maçı olarak kayıtlara geçti.

4 Ağustos 1985 yılındaki Trabzonspor maçıyla sahalara veda etti. Fatih Terim jübile maçına sahaya inen helikopterle geldi. Böylece, aktif futbolculuk yaşantısına renkli bir nokta koydu.

Teknik Direktörlük Yılları

Terim futbolu bıraktıktan sonra antrenörlük kurslarına devam etti. Lisansını almasıyla ilk olarak Ankaragücü’nü çalıştırdı. İki yıl süren Ankaragücü macerasının ardından yolu İzmir’e düştü ve Göztepe’yi bir yıl çalıştırdı.

1990-1993 tarihleri arasında Ümit Milli Takım hocalığı görevine getirildi. Ardından A Milli Takım Teknik Direktörü oldu. Bu görevindeki ilk maçına 1993’te çıktı. Başarılı bir şekilde sürdürdüğü kariyerinde, Türkiye’nin 2-1 üstünlüğü ile sona eren İsveç maçı bir dönüm noktası oldu. Bu sonuçla Türk milli takımını 1996 Haziran’ında İngiltere’de oynanan Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine taşıdı.

“İmparator” Terim

Daha sonra Galatasaray’ın başına geçti. Takımı dört yıl üst üste şampiyon yapmasının ardından bir kez daha futbol tarihine geçti. Aynı dönemde Galatasaray’la UEFA Kupası’nı kazandı ve bir Türk takımı ile Avrupa Kupası kaldıran ilk teknik direktör oldu. Başarısıyla Avrupa’ya hükmeden Terim, “İmparator” lakabıyla anılmaya başlandı.

1999-2000 Sezonunun bitmesiyle kariyerini İtalya’nın güçlü takımlarından Fiorentina’nın başına geçerek sürdürdü. Kısa zamanda takımı toparlayarak ligde iddialı hale getiren Terim, bir sonraki yıl aynı ligde mücadele eden, döneminin en iyi kadrolarından birine sahip olan Milan ile anlaştı. Fakat Milan macerası, alınan kötü sonuçlar nedeniyle kısa sürdü.

Terim İtalya’dayken Galatasaray, Rumen teknik direktör Mircea Lucescu ile yola devam ediyordu. Lucescu’nun kulüp yönetimi ile çeşitli problemler yaşamasının ardından Terim’in takımın başına yeniden geçeceği söylentileri yazıldı. Sezon sonuna gelindiğinde Lucescu takımın başından ayrıldı ve yerine Fatih Terim getirildi. Avrupa’da ve ligde başarıdan başarıya koşan jenerasyonun dağılması ve kulübün maddi zorlukları nedeniyle kısıtlı bir bütçeyle başarı arayan Terim, bu iki sezonda başarılı bir grafik çizemedi. 6 Kasım 2002’de Fenerbahçe’ye karşı 6-0 kaybeden Terim’li Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’nde de başarılı olamadı. 25 Mayıs 2003’te Beşiktaş’a yenilen takım, şampiyonluğu rakibine kaptırdı. Sonraki sezonda da başarı gelmedi ve yönetim, teknik direktör değişikliğine gitti.

2005 yılında yeniden A Milli Futbol Takımı’nın başına geçti. Eleme maçları sonucu grubu ikinci sırada tamamlayan Milli Takım, İsviçre ile Play-Off maçlarında karşı karşıya geldi. Uzun yıllar konuşulan, olaylı  maçlar sonrasında, 2006 Dünya Kupası’na İsviçre gitti.

Türkler “Bitti” Demeden Bitmez!

Bir sonraki hedef 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’na katılabilmekti. Grup elemelerine yeterince iyi başlayamayan takım, sonradan durumu toparladı. Avusturya ve İsviçre’nin ortak olarak düzenlediği turnuvaya katılan takımlar arasına adını yazdırdı. Turnuvaya, atılan son dakika golleriyle damga vuran Milli Takım, İsviçre ve Hırvatistan’ı grup aşamalarındaki son dakika golleriyle saf dışı bıraktı. Çeyrek finalde Hırvatistan’la karşılaşan Milliler, uzatmalara giden maçın 119. dakikasında geriye düştü. Herkesin “bitti” dediği anda sahneye çıkan Semih Şentürk’ün 120. dakikadaki golüyle maç penaltılara gitti. Penaltılardan galip ayrılan takımımız, tarihinde ilk kez yarı finale yükseldi. Yarı finalde rakip Almanya’ydı. Güçlü rakibine karşı iyi direnen milli takım, bu kez son dakikalarda kalesinde gördüğü golle yıkıldı ve turnuvaya veda etti. Avrupa Şampiyonası’nın ardından otoriteler, turnuvanın en iyi hocası olarak Fatih Terim’i gösterdi.

A Milli Takım’la birlikte 2010 Dünya Kupası’na gidemeyince görevinden istifa etti ve yeniden Galatasaray’a döndü.

Yapılan flaş transferle dünyaca ünlü isimleri kadrosuna katan Galatasaray, Terim yönetiminde bu transferlerin karşılığını aldı. Şampiyonlar Ligi’nde başarılara imza atan takım, ligde de şampiyonluklar elde etti. Buna karşın yönetim ile arasındaki pürüzler, bu görevinin sona ermesine neden oldu.

Abdullah Avcı’dan boşalan Milli Takım Teknik Direktörlüğü’ne yeniden getirilen Terim, üçüncü kez bu koltuğun sahibi oluyordu. 2016 yılında Fransa’daki Avrupa Şampiyonası’na katılma hakkını son maçta elde eden milli takım, turnuvada başarısız sonuçlar aldı. Takım içindeki tartışmalar basına yansıdı ve günlerce gündemden düşmedi. Bu sorunlar eşliğinde 2018’de Rusya’da düzenlenecek Dünya Kupası’na katılmak için mücadele eden Terim’li milliler, son maçlara iddialı girse de gelen başarısız sonuçların ardından Terim görevden alındı.

Bir kez daha Galatasaray’ın başına geçen Fatih Terim, Galatasaray’ın başarısı için deneyimini ve birikimini kullanıyor.

 

Bill Gates Kimdir?

Microsoft’un kurucusu olarak tanıdığımız Bill Gates, 1955 yılında ABD’nin Seattle kentinde dünyaya gelir. Babası başarılı bir avukattır ve varlıklı bir ailede büyür.

Bill Gates Hayatı

Gates, Seattle’da iyi bir okul olarak bilinen Lakeside School’a gider. Bilgisayarla ilk tanışması burada olur. Derslerden kaytararak bilgisayar odasında vakit geçirmeye başlar. Program yazma konusunda yeteneğini fark eder ve önce General Electric isminde bir program yazar. Sınıf arkadaşı olan Paul Allen ile beraber çalışmaya başlarlar ve kısa sürede Seattle’daki trafik akışına ilişkin bir program yazarak ilk paralarını kazanırlar.

Bilgisayara duyduğu merak, babasının bu yeteneğini ve merakını desteklemesi ve ABD’de üniversitelere yerleşmek için girilen SAT sınavında aldığı yüksek puan (1600 puan üzerinden 1590), 1973 yılında Harvard’a kabul edilmesini sağlar. Ancak Gates, dünyanın en iyi üniversitelerinden birinde derslere katılan bir öğrenci olmaz. Poker ve çeşitli video oyunları oynayarak zaman geçirmeyi tercih eder. Gates, vasat ve ilgisiz bir öğrenci olarak hayatına devam ederken, eski ortağı Paul Allen’ın ona gösterdiği bir makale sonrasında yaşantısı değişir.

Olmayan Yazılımı Satmak

Dünyanın ilk mikrobilgisayarı Altair 8800 ile ilgili olan makale, her ikisinin de ilgisini çeker. Bilgisayarın Meksika’lı üreticisini ararlar. Altair için ilerleyen yıllarda oldukça popüler bir programlama dili haline gelecek BASIC’e sahip olduklarını söylerler. Altair’in üreticileri bu öneriye sıcak yaklaşır ve programı denemek isterler. Fakat aslında, Paul ve Bill’in elinde herhangi bir program yoktur. Bunun üzerine Gates, okula dönüş yapar ve Allen ile birlikte program üzerine çalışmaya koyulurlar. Ellerinde Altair isimli bilgisayar olmadığı için hiç deneme yapamazlar. Yazılımın çalışıp çalışmayacağı sürpriz olacaktır. Yazılımın tamamlanmasının ardından Allen, şirketin yolunu tutar.

Şansları yaver gider ve program çalışır. Bunun üzerine Gates Harvard’ı ve üniversite hayatını yarıda bırakır ve ortağı Allen’ın peşinden Meksika’ya gider. Bu ülkede, ehliyetsiz araç kullanmaktan ve kırmızı ışıkta geçmekten dolayı kısa tutuklu kalır.

Microsoft Kuruluyor

Meksika’ya taşındıktan bir süre sonra, yazılımlarını sattıkları MITS şirketi kapanır. Ancak, Gates ve Allen, aralarında Apple’ın da yer aldığı başka teknoloji şirketlerine yazılım hizmeti vermeye çoktan başlamışlardır ve MITS’in kapanmasından fazla etkilenmezler. 1979’da Seattle’a taşınırlar. IBM’in yeni çıkardığı bilgisayarlardaki bir problemi fark eden Gates, bu sorunu giderecek bir yazılım geliştirir ve bunu IBM’e satmayı başarır. Böylelikle  Microsoft’un önlenemez yükselişi de başlamış olur.

Gates, bu yazılımın patentini alır ve ismini MS-DOS olarak günceller. MS-DOS, sonraki yıllarda IBM’in yanı sıra pek çok üreticiye satılır ve Microsoft yüksek kazançlar elde etmeye başlar. Sektörün standart yazılımı haline gelen MS-DOS, bir yılda 16 milyon Dolar satış yapar.

Bill Gates Serveti

Sonraki yıllarda Apple tarafından geliştirilen bilgisayarlar, bu standart yazılımı kullanmak yerine Apple tarafından geliştirilen bir yazılımı kullanırlar. Bunun üzerine Gates, Windows’u kurar ve Apple’ın öne geçmesini engellemek ister. Apple, yazılımlarının Microsoft tarafından kopyalandığına ilişkin hukuki süreç başlatır, ancak mahkeme herhangi bir kopyalama olmadığına karar verir. Böylelikle Windows hayatımıza girmiş olur. 1993 yılına gelindiğinde dünya üzerindeki bilgisayarların %85’inde Windows kullanılır haldedir. Gates, Windows sayesinde 1 milyon satış rakamına ulaşmıştır.

Sektörün ne yöne doğru ve nasıl gelişeceğini öngörme yeteneği fazlasıyla gelişmiş bir girişimci olan Gates, teknik açıdan oldukça gelişkin bir yazılımcı olmasının da katkısıyla Microsoft’u sektörün zirvesine taşır. Bu nedenle kendisi de dünyanın en zenginleri listesinde yer bulur. Son yıllar itibariyle Gates’in servetinin 100 milyar doları bulduğundan söz edilmektedir.

Vincent Van Gogh Kimdir?

Vincent Van Gogh, 30 Mart 1853 tarihinde, Hollanda’da dünyaya gelmiştir. Akrabaları arasında bankacılıkla uğraşanlar, büyük tüccarlar, tablo satıcıları gibi zengin kişiler olmasına karşın, babası bir köy papazıdır.

Vincent Van Gogh Hayatı

Okulla arası iyi gitmeyen Vincent, 12 yaşındayken iken okulunu yarıda bırakır. Babası tarafından Brüksel’deki sanat galerilerine resim satış memuru olması için yetiştirilir. 1873’te, Goupil Galerisi’nin Londra şubesine memur olarak atanır. Burada bir ev kiralar. Ev sahibinin kızına aşık olur ve onunla evlenmek ister. Reddedilmesinin ardından bunalıma girer ve Londra’da daha fazla kalamaz. Goupil Galerisi’nin Paris şubesine geçer. Fakat burada da müşterilerle ve kurum yetkilileriyle çeşitli sorunlar yaşar, işinden ayrılıp evine döner.

Sevdiği kadınla evlenememesi, kısa sürede farklı ülkelerde yaşamak zorunda kalışı, işinden ayrılması Vincent’i psikolojik sıkıntılara sürükler. Ne yapmak istediğini bilmeksizin zaman geçirmeye çalışır., Resim galerini ve müzelerini dolaşır ve kendi resimlerini yapmaya başlar. Para kazanmak için çeşitli işlere girer çıkar. Bunların arasında öğretmenlik, rahip yardımcılığı, kitap satıcılığı vardır. Bir süre de ilahiyat dersleri alıp madenlerde papazlık yapar. Borinage madenlerindeki işçilere yardım etmek için büyük çaba gösterir. Bu çabaları nedeniyle kimileri için delilikle yaftalanır. Ancak, işçiler tarafından büyük saygı görür. Yoksullukla mücadele etmekte zorlanır ve hastalanır. Kardeşi Theo yanına gelerek onu ölümden alır. Brüksel’e gitmesini sağlar. Ama yaşadıkları nedeniyle Vincent, ruhi dengesini yitirir.

Brüksel’de ressam Ridden van Rappart ile tanışıp; ondan dersler alır. Anatomi ve perspektif öğrenir. Kardeşi Theo’nun desteğiyle resim konusunda kendini geliştirmeye başlar.

Bir süre sonra ailesinin yanına taşınır ve dul bir kadın olan Kate adındaki kuzenine aşık olur. Fakat Vincent bir kez daha reddedilir. 1883’e kadar La Haye’de yaşar ve burada, aynı zamanda akrabası da olan ünlü ressam Mauve’dan resim dersleri alır. Bu dönemde yağlı boya ile ilk denemelerini yapar. Bir süre Christine adındaki bir kadın ile yaşar. Daha sonra ailesinin yanına yeniden döner. Margot Begemann adındaki komşusuyla aşk yaşar. Fakat ailesi bu ilişkiye karşı çıkar ve evlenemezler. Bu durum, Margot’u derinden etkiler ve kadın, intihara teşebbüs eder. Ruh sağlığı ile başı dertte olan Vincent, bu olaydan sonra altüst olur.

Vincent Van Gogh Eserleri

1885’te babasını kaybeder, bir kez daha kardeşi Theo yardım elini uzatır. 1886’da Vincent’i Paris’e, yanına getirir. Resim yapmanın Vincent’e iyi geldiğini fark eden kardeşi, ona bu konuda her imkanı sağlar. Vincent, Paris’in ünlü resim sanatçılarından olan Cormon’un atölyesine yazılır. Burada başka ressamlarla tanışır, yeni teknikler öğrenir, yeni akımlarla ilişkilenir. Bir ara Pointillist resim tekniğini benimser. Paris’te kaldığı bir yıl içinde 200’den fazla resim yapar ve atölyede tanıştığı Lautrec’in tavsiyesiyle 1888’de güney Fransa’daki Arles’e yerleşir. Akdeniz’in sıcak, samimi ve güneşli havasının ona iyi geldiğini fark eder. Atölyede tanıştığı bir başka arkadaşı Gauguin’i de yanına alır ve birlikte yaşarlar.

Ancak, işler yine yolunda gitmez. Geçmişinde birikenler, Vincent’in ruh sağlığında kalıcı hasarlar bırakmıştır. 1888’de, yaşadıkları bir tartışma nedeniyle arkadaşı Gauguin’in gırtlağını kesmeye teşebbüs eder. Gauguin tarafından zorlukla durdurulur, fakat bu kez de kendi kulağını keser. Kasabanın genelevinde tanıştığı bir kıza kesik kulağını götürüp verir.

Kardeşi Theo bir kez daha yanına gelir, Vincent’i hastaneye yatırır. Taburcu edildikten sonra da, çeşitli akıl hastanelerinde kalır. İyi başlayan ve yaklaşık 200 tablo üretmesini sağlayan Arles macerası, hüzünlü biter. Akıl hastanesinden çıktıktan sonra Paris’e döner. Birkaç yıl önce edinmiş olduğu tabanca ile kendi göğüs boşluğuna ateş eder. Hemen hastaneye yetiştirilir ancak kurtarılamaz. 29 Temmuz 1890’da, 37 yaşındayken ölür.

Ölümünden bir süre önce, resimleri hakkında yazılmış yayımlanır. Bunlardan en önemlisi, Mercure de France Dergisinde çıkanlardır. Bu yazılar tanınmasını sağlar. Ölmeden önce sattığı tablosu, o hayattayken satılan tek tablosu olarak kayıtlara geçer.

Van Gogh’un resim dünyasındaki asıl değeri ise, ölümünden 10 yıl sonra ortaya çıkar. “Fauve” ressamlarına hareket noktası olur, ekspresyonistleri etkiler. Kendinden daha önceki dönemlerin resim geleneklerini yıkar. Hür bir resim anlayışının ortaya çıkmasına katkı yapar, resimdeki konunun çok da önemi olmadığını, herhangi bir konunun sanatın gücü sayesinde etkili bir anlatıma neden olabileceğini ispat eder.

Ölümünden  yıllar sonra, Paris’te düzenlenen Bağımsız Sanatçılar Resim Sergisi’nde pek çok eseri kendine yer bulur ve bir anda herkes tarafından saygı duyulan bir ressam halini alır. Kısa ömrünün son 4 senesinde yaptığı tablolar, dünya sanat tarihinin en değerli eserleri arasında yerini çoktan almış durumdadır.